![]() |
Remzi Savaş, sanat anlayışını şu sözlerle anlatıyor :
"İmgeler, önce yapıtlarımda kendi yerini buluyor. Daha sonra başkalarına sunuyorum bu imgeleri. Tüm bunlar bir macera. Bilinmeyene doğru gitmeyi seviyorum. Sanat da bilinmeyene yolculuktur aslında. Belli yaşanmışlıklar karşısında yabancı kalınamaz. Sanatçı var olan beğeniyi tekrar eden değildir. Yeni bir beğeni sunabilirse özgün olur. Sanat nasıl bir alana yürümekse izleyici içinde keşfedilmesi gereken bir alandır. Bana göre günümüz sanatçısı toplumun önünde keşfedilmesi gereken, heyecan duyulması, tat alınması gereken alanlar yaratmalıdır. Sanat izleyicisinin de, yaratıcısı kadar aktif olması gerekir. Toplumsal gelişim de buna bağlıdır. Toplumsal gelişim, keşfetmeye çıkabileceğimiz alanların var olmasına bağlıdır."
"Gerçekliğin
yansıtılışı, gerçekliğin sanatsal bir imgede dönüşüme uğrayışıyla ortaya çıkmaktadır.
Sanatsal imge, gerçek bir nesnenin basit bir kopyası değildir hiç bir zaman;
olamaz da. Çünkü imge, Diderot’nun da dile getirmiş olduğu gibi, anlatımsal,
"portrevari" bir özellik taşır, yani gerçek dünyadaki somut bir nesnenin,
bir olgunun, bir olayın dolayımsız canlandırılış süreci, sanatçı eliyle ortaya
çıkar....."
"Ben simgeciyim. Sanatın imge yaratma işi olduğuna inanıyorum. Sanat, doğanın
tekrar üretimi değildir, öyle olsaydı mahkeme zabıtları iyi romanlar olurdu.
Sanatın bir düşünce işi, bir sentez işi olduğunu düşünüyorum. Bütün algıların
imgeye yükseltilerek biçimlendirilmesinden yanayım."
Sanatın, insanın kendi başına, tek başına yaptığı bir yolculuk olduğunu söyleyen sanatçıya göre :
"Bir yolculuğa çıkarken, bir takım birikimleriniz var. O birikimleriniz ölçüsünde de o kadar cesaretiniz olur. Hiç bir yolculuğun baştan nasıl biteceğini bilmemek, kapıları açık tutmak lazım. Önce kendimiz, geçmişimiz, çocukluğumuz ve bunun yanında; okuyan, düşünen insanız. Bütün bunlar, kendi iç evrenimde nasıl bir biçime dönüşüyorsa, ondan sonra da bir şekilde dışarı çıkması gerekiyor. Hamur teknesi düşünün. Bu hamurun o kadar girdileri varki. Tuz atıyorsunuz, başka başka şeyler atıyorsunuz, bunlar azalabilir çoğalabilir. Çünkü bizi hareket ettiren motiflerin hepsini tek tek ayrıştıramıyoruz. Ve bütün bunlarla bir hamur yoğuruyoruz. Ne var içinde dediğiniz zaman, belki çok belirgin bir kaçını söyleyebilirsiniz. Ama, aslında dünyayı ne kadar kucaklıyorsak o kadarı hamuru oluşturuyor. Kimimizin kucakları biraz daha küçük, kimimizin biraz daha büyük. Bense mümkün olduğu kadar büyük kucaklamak istiyorum."
İmgeyi heykelce yaratmak üzerine sanatçının sözleri bitmiyor :
"Şiir bir imge işi. Şiirle ilişkisi olmayanın sanatın hangi dalı olursa olsun, sanatsal söylemi kavrayabileceğine inanmıyorum. Şiirden alınacak dersler var. Şiir bizi, reel dünyanın üzerindeki imge dünyasına götürüyor. Ben de yaptığım çalışmalarda somut, görünen şeyin ötesinde düşüncelerimizde devam eden çağrışımlara, düşüncemizin bizi götürdüğü noktalara ulaşmaya çalışıyorum. Sanatçı olarak şuna inanıyorum, bir çalışmaya başlarken, aslında bir takım şeyleri biliyoruz. Bildiklerimiz herkesin bildiği şeyler. O zaman bilinmeyen alana doğru gitmek lazım. Sanatçı işe girişirken, o bilinmeyen alana doğru gitmesi gerekiyor. Aslında izleyici içinde öyle. Yani o günün sanatçısı izleyicinin önüne, keşfedeceği bir alan sermeli. Kafasında soru işaretleri bırakan, önünü açan. Yoksa sanatçıların bir şeyi aldık yaptık, işte bu budur, bundan başka bir şey yoktur gibi böyle bir biçimle ortaya bir iş koymaması gerekiyor. Bir çok insan kendine göre bir şeyler bulmalı. Bu da o hamur teknesinin zenginliğine bağlı. Belki ben izleyicinin bulduğu bir şeyi hiçbir zaman düşünmemiş olabilirim ama ister istemez yapılan bazı şeylerde bu birikimin görünür yanları vardır. Büyük sanatçı, küçük sanatçı derken aslında kucağın ne kadar büyük ne kadar küçük olduğu meselesidir. Olay bir biçimleme işi değil. Mutlaka bu da lazım ama evreni algılama, evrene bakma, ona kendimizce bir yorum getirmek birikim işi. Çağdaş duyarlılıkta bir biçim anlayışıyla, kendimize özgüyü olabildiğince geliştirmek lazım. Aksi halde içerik ya gerçek formunu bulmamış, filozofik bir şey olarak başka bir yerde kalır ya da çok iyi bir biçimdir ama içi bomboştur."
Savaş, sanatla nelere ulaşmak ya da neleri ulaştırmak istedidini şöyle açıklıyor :
"Birikimlerle çıktığınız yolda nelerle karşılaşacağınızı bilemezsiniz. Çalışmalarımızı, değer ölçüsü ve kültürel yapı ile üretiyoruz. Sanat; algılalarımızla yeni imge yaratmaktır. Düşünce dünyamızdan geçirerek oluşturduğumuz bir sentezdir... imgedir! Beni heykelci, başkasını müzisyen ya da şair yapan, algıladıklarımızı dışlaştırma şeklimizdir. Ben mermere, demire aktarırım, müzisyen sese, şair sözcüklere aktarır. Sanat bencil olduğu ölçüde başarılı olur . Çünkü biz ancak kendi kolumuzdaki, kendi elimizdeki acıyla bir başkasınınkini hissederiz. Sanat bir düşünce, duygu işidir. Kafamda herhangi bir duygu ya da biçimleşen motifle başlayan bir süreç yaşarım, yol almaya başlarım ve zaman geçer. Bu süreç içindeki değişimler benim için çok önemli. Çünkü O işin oluşumundaki düşünsel, plastik yani tinsel yapıda bir nevi evrimi gösteriyor. Başkalarına ulaştırmak istediklerim aslında kendime ulaştırmak istediklerim. Çok özelde duyumsatmak istediğim, kanca taktığım bir takım meseleler var. İnsanlara bir şeyleri vermeye çalıştığınız zaman o yöne yönelirler. Güzel olanı yaratmak kolay değil. İzleyici için de, yaratıcı için de güzel, çağdaş ya da insancıl kavramı, hep emek ile devinir.
Rönasans estetiği, Antik Yunan’daki estetik ...
Her toplulukta başka türlü ihtiyaçlar gelişmiştir. Bugün bizim gerçeğimiz güzel bir kadın heykeli olmadığı için çağın duyarlığına koşut anlatım dili yaratmaya çalışıyorum. Bir sanatçı olarak geçmişten kaynak sağlayarak ürettiğim yapıtlarımın geleceğe ait olmasını isterim. Geçmişi bilmek ve koruyabilmek çağdaşlığı savunabilmektir. Onları yok etmek yaşamları, bellekleri, tarihteki yerlerini yoketmektir. Bugüne bir basamak olmak için çabalamaların yanında bazen geçmişten bugüne kalan yapıtlar kopyalanıyor. Kaç bin yıllık bir formun başka bir malzemeyle aynen kopyasını tekrarlıyorlar. Bütün emeklerin, masrafların buna harçanmış olması çok acı verici.
Çağdaş yapıtlar olmazsa, yaşanmışlığın kanıtı olmaz. Aslında toplum olarak her yapıtta kendi yaşamımızı etkiliyoruz. ‘Zamana Düğümler Atıyoruz’ .."
"Güzel sanatlarımızın kuruluşu ile çeşitli tiplerinin saptanışı, bizimkisinden çok değişik bir zamana ve nesnelerle koşullar üzerindeki güçleri bizimkisiyle karşılaştırıldığında neredeyse yok denecek kadar az olan insanlara kadar geriye uzanır. Araçlarımızın esneklik ve yetkinlik bakımından geçirdiği gelişme, Güzel’e ilişkin antik endüstrinin yakın gelecekte köklü değişimlere uğramasını çok olası göstermektedir. Sanatların bütününde artık eskisinden farklı gözlemi ve işlemeyi gerektiren fiziksel bir yan vardır; bu fiziksel yanın kendini çağdaş bilimin ve uygulamaların etkilerine daha fazla kapayabilmesi olanaksızdır. 20 yıldan bu yana ne madde, ne uzam, ne de zaman eskiden beri olduğu konumdadır. Bu denli büyük yeniliklerin sanatların tekniğini olduğu gibi değiştirmesine, böylece doğrudan buluş yeteneğini etkilemesine ve sonunda belki de sanat kavramının kendisini düşünülebilecek en sihirli biçimde değiştirmesine hazır olmalıyız."
Remzi Savaş heykel sanatının gelişen çağdaş teknoloji karşısında geldiği noktayı kaleme aldığı yazısında şöyle özetlemektedir :
"XX. Yüzyıl bilimde yeni buluşların yapıldığı, teknolojinin büyük bir hızla geliştiği, düşün alanında bir çok fikirlerin çarpıştığı, korkunun yıkımın yaşandığı bir dönem. Tüm kurumlarıyla geçen yüzyılın gerçeklerinden farklı. Bu dönemde geçmişin değerleriyle yaratılacak sanat formu çağın gerçeğini, mizacını ve ruhunu yansıtamazdı. Bu bilinç sanatsal anlatımda yeni arayışlar, değişik formlar aldı. Kübizm, fütürizm, konstrüktivizm, dadaizm vb. sanat akımları bu gereksinimden doğdu."
XX. yy. başlarından günümüze, heykel sanatında karşılaşılan yeni araç gereç ve plastik arayış çeşitliliğine, daha önceki hiç bir dönemde rastlamak olası değildir. Geleneksel heykel ağaç, taş, kil gibi doğal gereçlerin biçimlenmesi, metal döküm esasına dayanmaktaydı. Antikiteden XX.yy.’a kadar, heykel sanatını bu iki tekniğin kullanımı (yontu-modelaj) ve adlarını saydığımız gereçlerin olanakları karakterize edegelmiştir...
Teknoloji ve sanat ilişkisi açısıdan fütürizm ve konstrüktivizm heykel sanatında yeni yaratma alan ve olanaklarının kapılarını açarken, geleneksel konulardan kurtulma, yeni değerlerin yeni konularla ve yeni gereçlerle yaratılacağı özgür bir yaratmanın ancak figürden ve ısmarlanmış konulardan uzaklaşılarak gerçekleşebileceği, mekan ve zaman algılaması, çizginin yalnız nesneleri betimleme aracı olmadığı, nesnelerin gücünü, enerjisini vurgulayan eleman olduğu, derinlik ve saydamlığın mekan fikrini vermekte monolitik bir volümden daha elverişli olduğu, statik ritimlerin başlı başına konstrüktif elemanlar olmadığı gibi eskiye göre farklı plastik düşünceyi de beraberinde getirmiştir.
Yaratıcı düşünceyi belirli teknik, konu ve plastik değerler içinde sınırlayan geleneksel çerçeve kırılmış, çağın her türlü bilimsel ve teknolojik bulgusu birer yaratma aracı olarak görülmeye başlanmıştır. Bilimler arası ilişkileri, bilim ve sanatın karşılıklı etki ve bağlantılarını inceleyen sibernetik bilimi, tüm görsel ve teknik araçları sanatçının hizmetine sunmuştur. Coğrafya’nın, deniz bilimlerinin, botaniğin, minerolojinin ve diğer bilim dallarının bulguları ve olanakları sanatsal yaratmada yeni açılımlar sağlamaktadır."
Yaratma sürecinde teknoloji, sanatçının kas gücüyle gerçekleştiremeyeceği yapıtları gerçekleştirebilme olanağı sağlamış, yaratıcı düşüncenin ufkunu genişletmiştir. Bugün teknolojinin tüm olanakları sanatın da hizmetindedir.
Sentetikten yapılmış hareketli yontulardan, gökyüzünde ışık ile gerçekleştirilen çalışmalara, demirden yapılmış bidonlardan anıt çalışmalarına, klasik yontu anlayışından yola çıkarak gerçekleştirilen soyutlamalardan çocuk bahçeleri projelerine... Sanat yolculuğunda sürekli değişik arayışlar içinde olan Remzi Savaş, bu çeşitliliği şöyle açıklıyor:
"Bu durum yontunun kendine özgü yapısıyla açıklanabilir. Yontunun resimden ayrıldığı önemli bir nokta var: Malzeme. Öte yandan yontuda kişiyi tek bir çizgi üzerinde tutamazsınız. Bu sözleri kendim için söylemiyorum. Pek çok yontucu değişik arayışlar içerisinde. Örneğin sevdiğim bir sanatçı olan Elienne Martin. Bu yontucunun çok soyut çalışmalarının yanı sıra figüratif yontularıda var. Çok yönlü arayışlar çizgisizlik gibi görünmesine karşın, gerçekte bir çizginin varlığından söz edilebilir. Çizgi vardır. Bu çizgi kişilik, duyarlılık çizgisidir. Çağımızda teknoloji, bilim gelişiyor, düşünceler gelişiyor. Burada bir içiçelik söz konusu. Bilimler ve sanatlar arasında bağ kuran sibernetik var. Sanatın dışındaki bir alanda, örneğin fendeki bir buluşun sanatçıyı etkilemeyeceği düşünülemez. Sanatçı bu buluştan nasıl yararlanacaktır? Araştırıyor, deniyorsunuz.
Değişik arayışların
kökeninde bu olgunun da payını aramak gerekir. Ancak bir sanatçı hem kübist,
hem empresyonist, hem de pop-art’çı olamaz. Olursa bu samimiyetsizliktir. Daha
önce belirtmiştim, resimle yontu arasında malzeme gibi önemli bir ayrılma noktası
var. Örneğin mermer ile plastik çok farklıdır. Malzeme, değişik endişe ve yaklaşımlara
sürükler insanı, çünkü işlenişleri, dilleri farklıdır. Çizgimiz bir yerde malzemenin
dili olabilir. Önünüze bir çamur, bir naylon, bir mermer koyun. Nasıl biçimlendirebilirsiniz?
Naylon çalışmanız geometrik bir biçimi aşamaz ve küp, piramit vb. olur. Kısacası
malzemenin olanaklarının sınırları içerisinde düşünmek ve çalışmak zorundasınız.
Bu arada soyut olarak değerlendirilen sentetik torbalarla yaptığım çalışmalar
gerçekte figüratiftir. Biçimin mutlaka bir şeyleri tasvir etmesi gerekmez. Bu
nedenle konuyu tek bir olaya; soyutfigüratif ayrımına da bağlamamak gerekir.
Anımsanırsa 1978 yılında açtığım sergideki değişik geometrik biçimlerde hareket,
ritm ve çağrışımlar vardı. Ritm, yaşamın özündeki ritmdir. Aynı şeyleri bidonlardan
yaptığım çalışmalar için de söyleyebilirim. Devlet sergisindeki işim, Paris’teki
bir çalışmanın devamı niteliğinde. Orada kullandığım malzeme plastikti. Bu plastik,
renkli ve kabaran bir madde. Bu arada pik boruları da kullandım. Bu çalışmada
figür yok, ama yaşamın özünden alınmış bir şeyler var. Bu, sözcüklerle nasıl
anlatılır bilemiyorum. İsterseniz bu işe nasıl başladığımı anlatayım. O sıralar
Vietnam savaşı vardı. Fransız televizyonu sık sık değişik yönleri ve ayrıntılarıyla
savaş sahnelerini gösteriyordu. Bombardımanlar, yakılan-yıkılan kentler, ölüler,
yaralılar... Ve bir süre sonra sezsizlik. Sanki hiç bir şey olmamış gibi. Oysa
olan o kadar çok şey var ki! Bir şeyleriniz kabarıyor, bir çığlık gibi. Sizin
de söyleyecekleriniz var. Ben bu çalışmayı yaptım: Bir Yerde, Bir An.
Gerçi bugünde aynı psikolojiye
giriyoruz. İşte en yakınımızda Lübnan.
Amacım görünen gerçeği vermek değil. Bir türkü, bir müzik, yoldan geçen bir insan, bir ağaç, bir nesne insana özlemini çok duyduğu bir duyguyu, espriyi yaşatabilir. Bu, sözcüklerle anlatılamayabilir, ama eminim her insan böyle duyguları yaşamıştır ve bunun da görünenle ilişkisi yoktur. Çalışmalarımda önemli olan form’dur. Yapıtın figüratif ya da soyut olması çok önemli değildir. Figür’ün bağlayıcı etkileri olur, o kadar."
Sanat pazarı ilişkilerine bakışın, kesinlikle bir sanatçı tavrı ile olması gerektiğini söylüyor Remzi Savaş :
"Bence bir sanat yapıtı dinamik bir izleyici kitlesi yaratmak zorundadır. Bu, kişilerin beğeni düzeyinde yapıt üretmek demek değildir. Bu tür sanatçı benim gözümde izleyiciye ihanet eden sanatçıdır. Yeni bir şeyler vermezseniz, toplum nereye gidecektir? Bir TV izlencesinde bir sözü çok sevmiştim: ‘Amatörlükten nefret ederim.’ Gerçekte amatörlük iyiniyetliliktir. Amatör o işi zevk için yapar, iddialı değildir. Spordaki amatörlüğü aynı değerlendirmek gerekir. Sözünü ettiğim amatörlük bazı dalları, özellikle plastik sanatları rezil ediyor. Biri çıkıyor, örneğin bir ev kadını. Boş zamanlarında resim yapıyor. Güzel. Ancak iki gün sonra olayı kötü yönlere çekiyor ve bir beğeni düzeyi oluşuyor. Bence olay bitmiştir. Eğitim görmüşlerin arasında da benzer tavırlar var. Profesyonellikten o işin kazancıyla yaşamayı da anlamıyorum. Ben yontu kazancıyla yaşamayabilirim, belki beş kuruş bile kazanamam. Ama bu benim işimdir. Bir çalışmamı sergilediğimde içimde hiçbir uhde olmamalı, onun arkasında durabilmeliyim. Övgüleri ve yergileri ancak o zaman değerlendirebilirim."
Kentlilerin sanata nasıl baktığına ilişkin Savaşın görüşleri :
"Sanatı
hayatımızda değil, beynimizde aramak lazım. Ankara’da normal ölçülerde yapılmış
ve yıllara kalabilen güzel bir kaldırım gördünüz mü? Problem daha geniş bir
kültürel yapılanma ile bakmayı gerektiriyor. İnsanların sanat konusunda eğitimi,
gelişimi için ne yapılıyor? Okullarımız sanatı, edebiyatı, müziği rafa kaldırmıştır.
Sanatçılar, toplumların dinamikleridir. Ve ayakta durmaları gerekir. Kentin
yapıları, binaları, yolları yaşayanlar hakkında ip uçları verir. Maalesef şimdi
bir çok kent birbirine benziyor. Ne coğrafi ne kültürel karakteri kalmış. Kalabalık
karaktersiz bir bina yığınının olduğu yer kent değildir.
Eskiden kentlere sanat olayları, kütüphaneler, sergiler, konserler için gidilirdi.
Ayrıcalıklı yanı kültürel gelişimdi. Kültür halka ulaşmıyor ise ona kent demek
doğru değil. Yaşadığımız kentte güzellikler yaratılmalıdır. ‘Bazı kentler kadın
gibidir.’ Mesela Seinne Nehri’nin üstündeki köprü, sanki bir kolye... Ben burada
da bunun gibi çalışmalar olsun istiyorum.
Sanat hayattır. Sokaklarımız, meydanlarımız insanlara yeni heyecanlar aşılayabilmeli.
Binalar, yollar, kaldırımlar ona göre yapılmalı. Sağlıklı bir ruh, yaratıcılık
ve verimlilik böyle olur. Görsel çirkinlik ve anarşi, yollardaki tabelalar,
birbirinin üstüne çıkmış arabalar bizim bitkisel sinir sistemimizi mahvediyor.
İnsanlar sanattan pay alabilmiş olsalardı buna itiraz ederlerdi.
Karnı doymuş, teknolojinin son ürünleri hizmetinde ama insan olmak için gerekli
olgular yok. Sanatı sevmeyen insanı da sevemez. Sinema, tiyatro, şiir, güzel
bir müzik. Sanatla ilgili bir olguyu yaşamadan öncesi ile yaşadıktan hemen sonraki
sizi düşünün."
Toplumların sanatı tüketme biçimine ve sanat eserini koruması üzerine, sanatı sevmeyenin kendini ve çevresindekileri sevemeyeceğini söylüyor :
"Sanat bize yutacağımız bir lokma gibi verilmez. Yapılışı emektir, beyin gücüdür, el emeğidir. Onu anlamak da emek ister. Koltukta oturup da almazsın, bu kadar ucuz değildir onu anlamak. Yıkmalar, tükürmeler, kendilerinin yetersizliğini karşıdakini yok etmekle tatmin eden barbarca bir davranıştır. Düzeysizliği beyinlerde aramalı. Kültürel dağarcıklı, kaliteli yetirilmemiş bir toplumun geleceği olabilir mi?"
Bir sanatçı için yaşanabilecek en büyük acılardan biri kuşkusuz yarattığı sanat eserinin ilkel zihniyetlerce tahrip edilmesi, yok edilmesidir. Sanat ve kültür ürünlerine karşı gerçekleştirilen bu ilkellik aynı zamanda insanlığa karşı işlenmiş bağışlanmaz bir suçtur. Ülkemizdeki heykeltraş sayısını ve kültür ürünleri yoksulluğunu düşünürsek kaybımızın ne kadar onarılmaz olduğu bir kez daha açıkca görülmektedir. Heykeltraş Remzi Savaş’ın Ankara Belediyesi Park ve Bahçeler Müdürlüğü için yapmış olduğu UÇUŞ ve ÇİFT adlarındaki iki bronz heykeli eritilerek başka bir çalışmada kullanılmış ve sanatçısına hiç bir bilgi verilmemiştir. Sanatçı bu konuda duygularını şöyle açıklamaktadır :
"Sakarya Yaya Bölgesi’nin
belirli yerlerine konulması amacıyla UÇUŞ ve ÇİFT adlı heykellerimin yapılması
yetkililerce uygun görüldü. Bu heykellerin ve diğerlerinin müteahhitliğini Burhan
Alkar yaptı. Heykellerin yapımı bittikten sonra, maddi karşılıkları, Belediyece
kendisine ödendi. Heykellerimin yerlerine konulmaları için, belediye yetkillileriyle
çalışmalar yaptım. Bir yetkili, heykellerimin hemen yerlerine konulamayacaklarını,
bunun daha ileri bir tarihte gerçekleşebileceğini bildirdi. Heykellerin yaratıcısı
ve manevi sahibi bendim. Fakat Ankara Belediyesinin malıydılar. Kişi olarak
onları yerlerine koyabilme hakkına ve gücüne sahip değildim. Yapabileceğim tek
şey,
yerlerine konulacakları günü beklemekti. Bir gün geçici olarak konuldukları
Park ve Bahçeler Müdürlüğü Bahçesinde olmadıklarını gördüm. Sevinmiştim beklediğim
gün geldi diye. Böyle bir durumda bana haber vermemeleri garibime gitmedi de
değil. Ancak onların çağdışı bir davranışa uğrayabileceklerini hiç düşünemedim.
Daha sonra bir yetkiliden eritilme olayını öğrendim."
Ankara’da Kızılay’da bir gökdelenin üzerindeki, yapıya uymadığı gerekçesiyle
yerinden sökülen ve Balgat depolarında parçalanan Kuzgun Acar’ın rölyefinin
yerine aynı uyum kaygısıyla bir banka reklamını koyan aynı zihniyettir.
Bedri Rahmi bir yazısında şunları yazar :
"Yapının alnının oratasına bu kabartmayı işleyen sanatçımızı tanıyor ve övünüyoruz. Bu heykelcimiz bundan onbeş yıl önce Paris’in göbeğinde Türk adını baş köşeye oturtmuş, ödül kazanmış, yapıtı Paris’in en önemli müzesinde yer almıştır. Peki onun işini kökünden kazıtan kimdir? Nerede, hangi alanda birinci plana çıkmış, kendini kabul ettirmiştir? Kimdir bu çamaşır suyu? Kimdir bu tuz ruhu? Kimdir bu kezzap ?
Yüreği varsa adını versin...
Versin de istifade edelim!..."
Remzi Savaş sözlerini şöyle tamamlıyor :
"Sanatı sevmek, anlamak ve korumak kültür gereğidir. Uygar insan bu yolda emek verendir. Sanattan pay alabilmek tembellerin işi de değildir. Anlamak, değerlendirmek gücünden yoksun olanlar, kendi cehaletlerini mahkum edecekleri yerde, sanat yapıtlarını yok etmeyi daha kolay bir yol olarak görüyorlar.
Heykeli tahrip edilen, ne ilk ne de son heykeltraşım. Ülkemizde bu sanat dalı daha gençtir. Gelişmesi ve yaygınlaşması yolunda engellerin de olacağının bilinmesi gerekir. Heykelin gerçek sanatçıları, insanlara yoz olmayan ürünler sunmaya çalışarak, yeniyi araştıran yapıtları ve davranışlarıyla var olacaklardır. Görevleri, sanat yapıtlarını yok etmek gibi basit amaçlar doğrultusunda olmayan bu zor ve erdemli uğraşın sanatçılarının yanı sıra, silinmeyecek kara lekeleriyle yarınlara kalacaklar olacaktır kuşkusuz."
Bir sanat eserini korumak, çağdaş bir sanatçı olabilmenin ön koşuludur. Bu konuda en büyük sorumluluk da bizlere düşmektedir. Susmak, bu utançlara ortak olmaktır.
Heykel sanatının iki türde geliştiğinin altını çizen Savaş, bunların galeri ve açıkalan heykelleri olduğunu kaydediyor. Galeri heykellerinin daha çok iç duyarlılığa hitap ettiğini ve sergileneceği mekanlara göre tasarlandığını bildiren sanatçı, açıkalan heykellerinin, yapıtın koyulacağı mekanın fiziki, sosyal ve psikolojik faktörleri gözönünde bulundurularak yapılması gerektiğini sözlerine ekliyor.
Gerek anıtların, gerek çevre düzenlemesiyle ilgili mimari uygulamaların insanlar tarafından doğrudan izlenebilmesi ve yararlanılması açısından ayrı ve önemli bir işlevi var. Bu işlev ve buna bağlı olarak toplum-sanatçı ilişkisi üzerine sözlerini sürdürüyor sanatçı :
"Ressam Fernard Leger, sanatı müzelere kapatmak yerine insanların ayağına götürmek gerekir der. Özellikle anıtsal yontu alanında bu, tarihin ilk çağlarından günümüze kadar uygulanagelmiştir. Resim alanında da yine çoğu ülke rengi sokaklara taşırmıştır.İnsanların bir meydanı geçerken, iyi bir yontuyu, bir cadde de yürürken resim görmesi ve bundan pay alması, bu olanağın insanlara sağlanmasının uygarca bir yaklaşım olduğu tartışılamaz. Sanatı sokağa çıkarmak, sokaktaki insanın davranışını etkileyecektir. Eğitici, psikolojik işlevi vardır. Kısaca şunu düşünmek gerekir; karmaşalar, gürültüler, düzensizlikler içinde bir yoldan mı, yoksa insan için düzenlenmiş yoldan mı geçmek? Meydanların düzenlenişinde sanatçının sorumluluğu; yaptıklarının insanlarla kurduğu sürekli ve yakın ilişki nedeniyle önemlidir. Burada sanatçı sorumluluğunu açmak gerekir. Sanatçının sanata ve emeğe saygısı vardır. Sanat, doğasına aykırı sözde sanatçılara hiç bir meslekte olmayan, en ağır cezayı verir. Sanatçı yapıtında içinde yaşanılan çağa, topluma ve kendi kişiliğine karşı sorumludur. Bu sorumluluk bir sanat ahlakı oluşturur. Ancak kendisine böyle bir amaç veren sanatçı yapıtını başkalarına sunabilir. Bu noktada sanatçı ile toplum arasındaki açıklığı olumsuz görmemek gerekir. Toplum sanatçının ulaştığı noktaya daha sonra gelecektir. Ancak araştırıcı ve atılımcı sanatçıların öncülüğünde bir yol açılabilir. Dinamik bir toplumun böyle yaratılacağına inanıyorum. Öğrenecek hiç bir şeyi kalmamış, yeni tadlar, yeni dünyalar kurma düşüncesi ve tavrı kalmamış bir toplum çok kötü bir toplumdur. Bazen TV’de, bazen sağda solda sözde bazı sanatçıların ağzından duyduğumuz samimiyetten uzak sözler: ‘ben halkın anlayacağı sanatı yapıyorum.’ Bunu söylemek sanatı bilmemek demektir. Sanatçı soytarı değildir. gerçek ve yoz sanatı ilkin sanatçılar ayırt etmek zorundadır. Ucuz değerlerle henüz bilinçlenmemiş insanlardan alkış almaktansa, gerçek değerlerle onlar tarafından yuhalanmayı tercih ederim."
Cumhuriyet sonrası yapılmaya başlayan ve yavaş yavaş meydanları dolduran anıtlar hakkında da sanatçının tespitleri bir hayli düşündürücü :
"Bunlardan bazıları başlangıçta yabancı sanatçılar tarafından yapılmışlarsa da, son zamanlarda Türk yontucuları, mimarları tarafından gerçekleşmektedirler. Bu anıtların belirli bir kısmı, gerçekten bir sanatçı sorumluluğu içinde anlam ve çevre ile bağlantıları yönünden elleri öpülesi sanatçılar tarafından gerçekleştirilmiştir. Ne yazık ki, bunu tümü için söylemek mümkün değil. Atatürk anıtı diye yapılan, başta Atatürk’ün anlam ve kişiliğine uymayan çevre ile bağlantısız, daha kötüsü halkın alay konusu ettiği korkunç yapılardır bunlar. Kişiliği ve uğraşlarıyla gerçekten anıtlaşması gereken Atatürk bu denli istismar edilemez.İzmir’de Konak Alanı’nda Hasan Tahsin bu denli istismar edilemez. Sanatçı olarak toplumun bu değerlerinin bu yapıtlarla yüceltilmesi gerekirken, onları toplumun değerlendirdiğinden daha aşağıda bir görünüm içinde sunmaya kimsenin hakkı yoktur. Bu tür yapılar, plastik endişeden yoksun, gelişi güzel düzenlemelerle meydanları kirletmekten öteye gitmemektedir. Bir çokları gibi bende soruyorum, BU MEYDANLAR KİMİN? Kim karar veriyor meydanlar hakkında?"
Zengin bir uygarlık birikimine sahip Anadolu kentleri ne yazık ki günümüzde bu miraslara yakışmayacak bir kültürel çölleşme yaşamakta. Mirası zenginleştiremediği gibi, tam tersi tahrip etmekte, yok olmasına seyirci kalmakta. Böyle bir atmosferde ‘sanatı ve yaratıcılığı’ yeniden kentlerle buluşturabilmek çabası ‘direnişçi’ sanatçılar ile mümkün olabilmekte.
"Sanatçıların kentin açık alanlarında ve halkın gözleri ve bakışları önünde kurdukları ‘yaz okulları’, ‘açık hava atelyeleri’ ve ‘uygulamalı sempozyum derslikleri’ sayesinde, Anadolu kentlerimizdeki beton baskısı altında kendi tarihsel yaratıcılığına karşı yabancılaşan insanlarımız, kimi yerde mimarlık dalında, kimi yerde de ‘heykel’ alanında yeniden uygarlık kazanımlarıyla tanışıyorlar; bu ülkede henüz sanatın tümüyle yok olmadığını da görüp umut ve düşlerini tazeliyorlar..."
Oktay Ekinci, bu satırları, Antalya’da iki yıldır tekrarlanan ve gerçekleşmesinde en büyük paylardan biri Remzi Savaş’a ait ‘Taş Heykel Sempozyumu’ için yazıyor. Sempozyumun tanıtım metnindeki ‘amaç’ paragrafında şunlar okunuyor: "Türk ve dünya sanatçılarını, sanatsal üretim sürecinde bir araya getirmek..(...) kent insanının yaşantısı ile sanatsal etkinlik ve sanat ürünleri arasında dolaysız bir bağın kurulmasını sağlamak(..) kent mekanlarının çağdaş sanat ürünleri ile zenginleşmesine katkıda bulunmak ..."
Dört hafta süren sempozyumda, seçilen 10 eser sahibi, halkla içiçe taş heykelleri yarattılar.
Remzi Savaş,bu çalışmanın kent açısından bir başka kazanımını şöyle özetliyor :
"Bu on heykel, daha sonra Antalya’nın değişik kent mekanlarını süsleyecek. Sempozyum, örneğin 10.Yılına ulaştığında ise bu yine Antalya için 100 heykel demek; düşünebiliyor musunuz?"
Savaş’a göre :
"Sanatın kent mekanlarında yer almasında, plastik sanatların diğer dallarının etkinliği yanında, doğası gereği varlığını açık alanlarda sürdürebilen heykelin özel bir yeri vardır. Çünkü heykel gerçek bir boşluk içinde oluşur, çevresini ve içinde bulunduğu boşluğu anlamlandırır. Günlük yaşam alanları içine cesurca girebilen heykel, bu özellikleriyle toplum kültürüne en kolay ve çabuk girebilecek bir sanat dalı olma özelliğini gösterir."